Bir Baba – Oğul Hikayesi: Maçı izlemeyecek misin baba?

Git gide ilerleyen hastalığı moralini bozuyordu. Ama o gün için umutluydum. Kolumdaki Spiderman’li saate baktım. Maçın başlamasına yarım saat kalmıştı. Heyecanla koşup, hastalığından sonra onunla paylaşmaya başladığım odama girdim. Uyur uyanık bir haldeydi. Emekliliğinde daireden getirdiği, şimdilerde benimle yaşıt olan otuz yedi ekran “Vestel” marka televizyonumuzun düğmesine bastım. İyice açtı gözlerini. O uyurken televizyon açılmazdı evde. Haliyle neden açtığımı anlamaya çalışıyordu. “Maçı izlemeyecek misin baba?” dedim. Hayatla olan maçını kaybediyor olmanın hüznüyle umursamadan yine gözlerini kapadı.

vestel 37 ekran tv

Eskiden… Bakmayın eski dediğime, hastalığı birkaç ay önceye kadar maç biter bitmez önümüzdeki haftanın maçının stresine girerdi. Ama artık ne o eski o ne de Beşiktaş eski Beşiktaş’tı. Yine bir umut vardı içimde. Her şeye böylesine küsmüş olamazdı, buna gönlüm razı değildi. Tekrar denedim şansımı. “Baba! Uyan Beşiktaş’ın maçı var! Hem de Avrupa maçı.” Ses vermedi. “Hem bak Ahmed Hassan da var. Sen seversin onu. Var mısın iddiaya? Bugün gol atacak.” “Sergen var mı Sergen?” dedi, nefesini idareli kullanmaya çalışıyor gibiydi. Gülümsedim. Çabalarım meyve vermeye başlamıştı. “ Yok baba, yedekte. Ama maç sıkışınca alır hoca. Başka kimi sokacak zaten.”

ahmed-hassan

Maç, o sıralar adının telaffuzunda zorlandığım bir Norveç takımıylaydı. İki takım sahaya çıkarken, babam da gözlerini iyice açmıştı. Küçük cüssemle, yatakta diklenmesine yardım ettim. Başının altındaki yastığı sırtına dayadım. Uzun boyu yüzünden değiyordu. “Eşşoğlu eşekler! Bir Beşiktaşlı yapamadım sizi! “ diye hayıflandı bir an. Laf dönüp dolaşıp beni Galatasaraylı yapan ağabeyime gelecekti birazdan. Hep öyle olurdu. Aslında Galatasaraylı olmamı ağabeyimden ziyade Hagi’nin sol ayağına borçluyum diyemedim. Bir de Hagi küfür yesin istemiyordum.

“Hep o abinin yüzünden. Bok vardı Galatasaray’da” diyerek anlık düşüncemi böldü. O an için Galatasaraylı ya da başka bir takımlı olmak önemli değildi. Ben gerçekten Beşiktaş kazansın istiyordum.

Derken maç başladı. Bir gözüm maçta bir gözüm babamdaydı. Tek derdim Beşiktaş’ın kazanması ve babamın moralinin düzelmesiydi. Ama bu isteğim Beşiktaş’ın kötü futboluyla reddediliyordu. Norveçliler atak üzerine atak yaparken, golü bulmaları da gecikmedi. Maç kötü gidiyor olsa da babamı hasta psikolojisinden biraz da olsa uzaklaştırmıştı. En azından vücuduna giren ağrılar yerine ceza sahasına giren oyuncuları düşünüyordu şimdilik. Rakibin atakları hız kesmeye başlamıştı. Beşiktaş toparlanmaya başlıyordu ilk yarının sonlarına doğru. Ancak ben bir şeylerin ters gittiğini fark ediyordum. Ağrılar yeniden başlıyordu.

Yatağının yanında duran sürahiden bir bardak su doldurup, ilacını verirken ilk yarıyı bitiren düdük çalıyordu. Düdük, başlama vuruşu için yeniden çalana dek maçtan konuşmaya çalışıyordum. “Baba, Sergen’i almazsa olmayacak. Forveti besleyecek adam lazım.” dedim. Hastalıktan şişmiş karnını ovalıyor, Sergen o sıra umurunda değil. Şu ilaçlar… Hiçbir işe yaramıyorlar. Ben şansımı zorluyorum yeniden. “Aslında Tümer de olur. Niye ikisini birden yedekte tutuyorsa?”

O sıralar şimdi olduğu gibi bütün futbolcuların adını, soyadını, yaşını, boyunu posunu, mevkisini, ülkesini biliyorum. Bu bilgiler, o sıralar da şimdi olduğu gibi hiçbir işe yaramıyor. Ağzından tek kelime alamıyorum, ağrılar üst üste geliştiriyor ataklarını. İkinci yarı başlasın diye bekliyorum. Başlıyor da çok geçmeden. Ağrıların şiddetlendiğini yüzünden anlayabiliyorum. “Uzanmak ister misin?”

Soruma başını sallayarak cevap veriyor. Sırtındaki yastığı alıp, uzanmasına yardım ediyorum. Duvardaki postere sürtüyor yine başı, yeniden bantlamak lazım diyorum içimden. Düştü düşecek hasta adamın üzerine. Beşiktaş ikinci yarı açılmış. Sergen de oyunda. Atak üzerine atak yapıyor. Babamın bir eli karnında. Yine göz ucuyla takip ediyor siyahı ve beyazı saniyelik acı dinlenmelerinde. Derken net bir gol kaçıyor. Birazdan gelecek golün habercisi gibi. Bir frikik oluyor sonra. Sergen topun başında. “Baba” diyorum. “Bak eskiden seninle oynadığımız gibi. Sen Sergen ben Mondragon hani. Hatırladın mı?”

sergen

Sonra hafızası silinmedi adamın, sadece iç organları eskisi gibi değil diyorum içimden. Anlıyor gibi gülümsüyor bana. Beşiktaş saldırmaya devam ediyor. Sonra Ahmed Hassan çıkıyor sahneye. Skor eşitleniyor. Gol diye zıplıyorum. “Dedim sana atacak bugün diye.” Karnını ovalamaya devam ediyor ama bu sefer biraz mutlu. Elini sımsıkı tutuyorum. “İnönü’de alırız turu” diyor. Daha sıkı tutuyorum elini.

babaogul-ve-futbol

Ağrılar da bizim evimizde bize karşı oynuyor. Deplasman golleri bir hayli fazla. Bizim savunmada ilaçlar becerikli değil. Savunmaya yardıma gelmeye çabalıyorum. Maçın kalan dakikalarında gol olmuyor. “İyi skor baba. Dediğin gibi, bu işin daha İnönü’sü var.” diyorum. “Yine izleriz beraber” diyor. Gözleri kapanıyor ilacın etkisiyle. Bir eli karnında uykuya dalıyor. Maç bitti nasılsa uyusun diyorum. O uyurken televizyonu kapayıp, sessizce odadan çıkıyorum.

Beşiktaş günler sonra İnönü’de rövanşı kazanıyor. Fakat ben maçı yalnız başıma izlemek zorunda kalıyorum.

Bu hikayede, geçmişte ve şimdilerde aynı yaşta olduğumuz, babasını aynı yaşta kaybetmiş, benim gibi babası Beşiktaşlı kendi Galatasaraylı olan bir çocuğun gerçek hikayesinden esinlenmiştir.

Kaynak: Mert Erez – “Baba Oğul” – Fitbol Dergisi Ekim 2016